Üniversiteye 2006 yılında, 26 yaşında başladım. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde moda ve aksesuar tasarımı okuyordum. Mümin Sekman’ın “Kişisel Ataleti Yenmek” kitabını okuduktan sonra okula öyle girdim ki, ne istediğimden hiç olmadığım kadar emindim.
Ama bu eminlik bir günde oluşmadı.
Kitabın da yönlendirmesiyle, okula başlamadan önce tam bir yıl boyunca kendime sorular sordum:
Ben ne istiyorum?
Nelerden keyif alıyorum?
Nelerle baş edebilirim?
İsteklerim zihinsel konforumla ne kadar uyumlu?
Buna kendi içimde küçük bir keşif seferi diyordum. Yüzlerce sorunun kapısını çaldım. Cevapladıkça kendimi biraz daha tanıdım.
Temel Sanat Eğitimi dersinde Ahmet hocamız bir gün sınıfa baktı ve beklenmedik bir cümle kurdu:
“Şu an herkes okulu bıraksın. Evren’in yaşında tekrar başlasın. Haftaya sizi görmeyeceğim!”
Sınıfta bir anda sessizlik oldu. Herkes şaşkınlıkla hocaya döndü. Neden böyle söylediğini sordular. Ben de aynı şaşkınlığı yaşıyordum.
Hocanın cevabı düşündürücüydü.
Yurtdışında güzel sanatlar eğitimine kabul edilirken çoğu yerde yaş sınırı yaklaşık 23 civarında kabul edilir. Çünkü insan o yaşlarda kararlarını daha mantıklı verebilir, çevresel etkilerden daha az savrulur ve başladığı bir işi istikrarla sürdürme ihtimali daha yüksek olur.
Sınıfın en büyüğü bendim. Diğer öğrenciler 17–19 yaş aralığındaydı. Okulda olağanüstü yetenekli öğrenciler vardı. Çizimleri öyle güçlüydü ki Rembrandt, Dalí, Picasso, Michelangelo ile yarışacak kadar etkileyiciydi.
Ben de sınavı hakkımla kazanmış olmama rağmen içimden zaman zaman şu cümle geçiyordu:
“Ben onlara nasıl yetişeceğim?”
Ama zaman ilerledikçe başka bir gerçeği görmeye başladım.
Bazıları sabah derslere akşamdan kalma geliyordu. Bazıları gençliğin o taşan enerjisiyle ödevleri erteliyordu. Bazılarıysa hiç gelmiyordu. Çünkü onların önünde sanki sonsuz zaman varmış gibi görünüyordu.
Benim için ise durum farklıydı.
Okula geç başlamıştım ve içimde sürekli aynı düşünce vardı:
Kaybedecek zamanım yok.
30 yaşımdan önce mezun olup bir an önce iş dünyasına girmeliyim.
Belki de beni ayakta tutan şey tam olarak buydu.
Onların bolca zamanı vardı. Ama o zamanın bazıları için hiç gelmediğini gördüm.
Bense bir yandan o korkuyla, bir yandan da çok sevdiğim bir bölümde okumanın verdiği hazla yoluma devam ettim. Okulumu bölüm birincisi, fakülte dördüncüsü olarak tamamladım ve jüri özel ödülüne layık görüldüm.
Ardından İstanbul maceram başladı. Gelen teklifler, markalar arası transferler, yurt dışı seyahatleri… Aynı zamanda işime duyduğum tutkunun enerjisiyle tasarımcılar arasında başlattığım tahmin bile edemeyeceğim kadar geniş bir network oluştu.
O yol, zamanla beni Mücevher Tasarımında Türkiye birinciliğine kadar götürdü.
Fakat burada önemli bir handikap vardı: Ben işimi seviyordum ama sektör sevdiğim işi, sevdiğim şekilde yapmamı istemiyordu. Çünkü sektörün en çok kazandıran düzeni farklıydı. Tasarım yolculuğumda verdiğim en büyük mücadelelerden biri de buydu: “piyasa işi” denilen takıların içinde sanatsal, özgün ve yeni bir dil yaratabilmek.
Misyonumu kabul ettirebilmek belki de bu meslekte verdiğim en zor mücadeleydi.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Ben hiçbir zaman çalışmadım.
Ben sanatımı icra ettim.
Bu meslekte benim için en önemli şey ne oldu diye sorulsa, cevabım şu olur:
İşimi sanata dönüştürebilmek.
Hayat bazen yolları tıkar. Bazen umut azalır. Bazen insanın gücü tükenir. Ama insan zihni tuhaf bir mekanizmadır. Uzuvlarını kaybeden insanların yaşadığı fantom ağrısı gibi, aslında artık var olmayan bir şeyi bile hissetmeye devam edebilir.
İnsan motivasyonu da bazen böyle kaybolur. Bir zamanlar ömür boyu yetecek sandığımız o itici güç bir anda sessizleşebilir. İşte tam bu noktada hatırlatıcı alışkanlıklar devreye girer. İnsan zihni tekrar eden davranışlarla yeniden yön bulur; tıpkı kasların antrenmanla güçlenmesi gibi.
Ve zamanla çok basit ama güçlü bir gerçeği fark edersiniz:
Ne yaparsanız yapın, var olanın üzerine belirli bir düzen içinde hatırlayarak, tekrar ederek yapılan antrenmanlar devam ettirildiğinde sonuç yavaş yavaş netleşmeye başlar.
Çünkü başarı çoğu zaman yeteneğin değil, istikrarın eseridir.
Yetenek bir kıvılcımdır.
Ama ateşi ayakta tutan şey istikrardır.
O yüzden kendinize sürekli hatırlatın:
Ne istediğinizi unutmayın.
Ve son sözü Mümin Sekman hocanın cümlesiyle bitireyim:
“Hiçbir emek boşa gitmez; hiç olmazsa kas yapar.”













