Mücevher sektörü, dışarıdan bakıldığında ışıltılı vitrinler, yüksek kâr marjları ve prestijli bir dünya gibi görünse de; bu ihtişamlı yapının temel taşını döşeyen tasarımcılar için durum tam bir "varoluş savaşı"na dönüşmüş durumdadır. Bir mücevheri sadece bir metal yığını olmaktan çıkarıp ona ruh katan, onu bir sanat eserine dönüştüren yegâne güç tasarımcının zihni ve çizgisidir. Ancak ne acıdır ki; Türkiye mücevherat sektöründe tasarımcı, katma değerin asıl sahibi değil, işverenin insafına terk edilmiş bir "figüran" muamelesi görmektedir.
STK’ların Ataleti ve Cılız Sesler
Sektörün sivil toplum kuruluşları, odaları ve dernekleri; her fırsatta "bölgesel liderlikten" ve "ihracat rekorlarından" bahsederken, bu rekorların mimarı olan tasarımcıların hakları söz konusu olduğunda derin bir sessizliğe bürünmektedir. Tasarımcıya verilen destek, yılda bir kez yapılan ve PR çalışmasından öteye geçmeyen yarışmalarla sınırlı kalmaktadır. Bir STK’nın asli görevi, sadece ithalat kotası peşinde koşmak veya büyük sermaye sahiplerinin önünü açmak mıdır? Yoksa o sektörü dünyayla rekabet ettirecek olan "özgün tasarımı" korumak ve bu tasarımı üreten beyinlerin hukuki-maddi haklarını savunmak mıdır? Mevcut yapı, tasarımcıyı korumak yerine statükoyu beslemeyi tercih ederek kendi geleceğini baltalamaktadır.
Hak Bilmez İşveren ve Fikir Hırsızlığı
Tasarımcıların hali, bugün maalesef hak bilmez, vizyonu sadece gram ve ayar hesabına sıkışmış işverenlerin iki dudağı arasına kalmıştır. Tasarımcının emeği; "alt tarafı bir çizim" denilerek küçümsenen, kopyacılığın (copy-paste) sıradanlaştırıldığı bir ortamda heba edilmektedir. Bir tasarımcının aylar süren emeğiyle ortaya koyduğu özgün bir koleksiyon, ertesi gün başka bir atölyede merdiven altı bir kopya olarak üretiliyorsa ve sektörün mekanizmaları buna "dur" demiyorsa, orada sanattan değil ancak "estetik kölelikten" bahsedilebilir.
Belirli Bir Seviyeye Ulaşan Tasarımcıya Pranga Vurulamaz
Kendi dilini oluşturmuş, belirli bir olgunluk seviyesine gelmiş ve Türkiye’nin adını uluslararası arenada temsil edebilecek kapasitedeki mücevher tasarımcılarının desteklenmesi bir lütuf değil, sektörün bekası için zorunluluktur. Bu profesyoneller; sigortasız çalışma, telif haklarının gasp edilmesi ve düşük ücret kıskacından derhal kurtarılmalıdır. Tasarımcı, patronun masasındaki bir "çizim makinesi" değil; markanın geleceğini belirleyen stratejik bir ortak olarak konumlandırılmalıdır.
Cevherin Kıymetini Bilmeyen, Çamura Mahkûmdur
Eğer mücevher sektörü dünyada gerçek bir marka olmak istiyorsa; önce kendi "akıl terini", yani tasarımcısını onurlandırmak zorundadır. Tasarımcının hakkını savunamayan bir oda, STK ya da ülke, tasarımcının vizyonuna yatırım yapmayan bir işveren, aslında kendi sonunu hazırlamaktadır. Unutulmamalıdır ki; elmasın içindeki ışığı çıkaran sadece usta bir kesimdir; ancak o taşı değerli kılan, ona verilen formun, yani tasarımın eşsizliğidir.
Tasarımcıların haklarını gasp eden, fikir hırsızlığına göz yuman, yapıcı ve üretici gücü sömüren bu çarpık düzen değişmek zorundadır. Çünkü vizyonerlerin susturulduğu bir sektörde, geriye sadece ruhsuz metal parçaları kalacaktır.













