Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil Bölümü Moda Aksesuar Tasarımı mezunu olarak, bu soruyu yıllardır hem kendime hem de sektöre soruyorum:
Kim bu tasarımcılar?
Dört yıl boyunca deri saraciye, ayakkabı, çanta ve takı tasarımı eğitimleriyle geçen yoğun bir örgün eğitim sürecinden sonra bile mesleki yönümü belirlemek benim için kolay olmadı.
Geceli gündüzlü teslimler, atölyeler, uygulamalar ve bitmek bilmeyen projelerin ardından mezun olsak da, asıl eğitim çoğu zaman okul kapısından çıktıktan sonra başlıyor.
Üniversite yıllarında yaklaşık iki buçuk yıl boyunca ayakkabı tasarımcısı olacağıma inanarak bu alana yoğunlaştım. İstanbul Kağıthane'deki Hotiç üretim tesislerinde ve İzmir Işıkkent'te üst üste iki yaz staj yaptım. O dönem bütün odağım ayakkabı tasarımıydı.
Ancak mezun olup iş hayatına atıldığımda, ayakkabı sektöründe yeni tasarım üretim çeşitliliğinin ve tasarıma ayrılan alanın, özellikle ticari açıdan düşündüğüm kadar geniş olmadığını fark ettim. Bunun üzerine yönümü mücevher tasarımına çevirdim.
Çünkü kuyumculuk sektörü, üretim çeşitliliği açısından tasarımcıya en geniş oyun alanlarından birini sunuyordu.
Belki de bu seçim çok daha eski bir hikâyenin sonucuydu.
Çocukluğum resim yaparak, legolarla oynayarak ve takılara hayranlık duyarak geçti. Çamurdan şekiller yapar, alçı kalıplarla süs eşyaları üretir, örgü ve dantel örneklerini inceler, yaptıklarımı komşulara hediye ederdim. Rahmetli babaannem bana sık sık:
"Bu kız maymun iştahlı."
derdi.
O günlerde ne o ne de ben, birbirinden kopuk gibi görünen bütün bu ilgilerin bir gün aynı meslekte birleşeceğini bilmiyorduk.
2011 yılında İstanbul'a taşındım ve ilk kurumsal işime başladım. İlk kültür şokunu şehir yaşattıysa, ikinci şoku sektör yaşattı.
Üniversitede tasarım eğitimi almıştım. Karakalem çizim yapıyor, koleksiyon geliştiriyor, estetik kararlar verebiliyordum. Fakat şirket benden çizdiğim her tasarımın kalıbını da hazırlamamı bekliyordu. Ölçülü kalıp hazırlamayı bilmiyordum.
Dokuz ay boyunca birlikte çalıştığım tasarımcı arkadaşlarımın desteğiyle bu eksikliğimi kapatmaya çalıştım. Tam alışmışken şirket maaşları geciktirmeye başladı ve başka bir firmadan teklif alınca ayrıldım.
İkinci şirkette beni başka bir sürpriz bekliyordu.
Bu kez yalnızca tasarım yapacağımı düşünürken, üretilen tüm kalıplardan da sorumlu olacağımı öğrendim. Neyse ki yıllar boyunca kendi tasarladığım bijuteri ürünleri üretip sattığım için montaj ve üretim süreçlerine yabancı değildim.
Atölyede kalan kalıplar ve yarı değerli taşlarla yüzlerce model geliştirerek şirkette kendime sağlam bir yer edindim.
Daha sonra o firma taşınma kararı alınca, uluslararası ölçekte çalışan prestijli bir markadan teklif aldım ve kariyerime orada devam ettim.
Üçüncü durağım altın sektöründeydi.
Aslında en büyük hayalim buydu.
Patronum, "Hem tasarım yapacaksın hem de kalıp öğreneceksin" dediğinde havalara uçmuştum. Fakat aynı odayı paylaştığım bir kalıp ustasının bana söylediği cümle hâlâ aklımdadır:
"Sen kalıp öğrenirsen biz ne yiyeceğiz?"
Sonrasında kalıp eğitimi hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda ise o ustanın bende gördüğü potansiyeli belki de benim göremediğimi fark ettim.
Bugün heykel modelleme programlarında tasarım yapıyor, kalıplarını hazırlıyor ve üretim süreçlerine hâkim şekilde çalışıyorum.
Dışarıdan bakıldığında mücevher tasarımcısı; tasarlayan, kalıbını yapan ve üreten tek bir kişi gibi algılanıyor. Oysa gerçek çok farklı.
Bizler aslında tıp fakültesinden mezun olup farklı branşlara ayrılan doktorlar gibiyiz.
Kimimiz sanat eğitimi alarak sektöre gireriz.
Kimimiz teknik okullardan veya kurslardan geliriz.
Kimimiz doğrudan atölyelerde yetişiriz.
Kimimiz sadekârlıkla başlar, kimimiz bilgisayar destekli tasarımla.
Yirmi mücevher tasarımcısını aynı masaya oturtun; büyük ihtimalle yirmisinin de çalışma yöntemi farklı olacaktır.
Kimisi yalnızca elde çizim yapar.
Kimisi üç boyutlu teknik modelleme programları kullanır.
Kimisi ZBrush gibi dijital heykel programlarında çalışır.
Kimisinin ofisi ve mum yazıcısı vardır; tasarımlarını ürün olarak değil, üretime hazır modeller olarak satar.
Kimisi firmalarda çalışır.
Kimisi kendi atölyesinde üretim yapar.
Kimisi yalnızca e-ticaret üzerinden satış yapar.
Kimisi tamamen freelance çalışır.
Uzmanlık alanları da birbirinden farklıdır.
Kimi küpe tasarımında ustalaşır.
Kimi bileziklerde.
Kimi setlerde.
Kimi erkek takılarında.
Kimi ise yalnızca belirli teknik üretim süreçlerinde.
Bu nedenle bir mücevher tasarımcısından her alanda uzmanlık beklemek, bir ortopedi uzmanına mide ağrısını göstermek kadar anlamsızdır.
Hepimiz aynı mesleği yapıyor olabiliriz; ancak aynı işi yapmıyoruz.
Dünyanın en gelişmiş üretim teknolojilerinden bazıları bugün kuyumculuk sektöründe kullanılıyor. Bu çeşitlilik ve çok yönlülük, Türk tasarımcılarının en büyük avantajlarından biri.
Üstelik yetenek açısından dünyadaki meslektaşlarımızdan geri olduğumuzu düşünmüyorum. Tam tersine, çoğu zaman çok daha yaratıcı ve çözüm odaklı işler ortaya koyuyoruz.
Keşke eğitim müfredatları ile sektör arasındaki köprü daha güçlü kurulabilseydi.
Ancak bunun önünde ciddi engeller var.
Mücevher sektörü yüksek maliyetli bir alan. Lisanslı tasarım programları, üretim ekipmanları, yazıcılar ve atölye yatırımları birçok eğitim kurumunun erişebileceği seviyede değil.
Bu yüzden genç tasarımcıların önemli bir kısmı mesleğe başladıklarında ikinci bir eğitim sürecinden geçmek zorunda kalıyor.
Oysa iyi bir mücevher tasarımcısı yetiştirmek, yalnızca bir program öğretmekten ibaret değildir.
Bir program öğrenmek çoğu zaman yeni bir dil öğrenmek kadar uzun ve zorlu bir süreçtir.
Arkasında yıllar süren deneyim, yüzlerce başarısız deneme, sayısız fazla mesai ve vazgeçilmeyen bir merak vardır.
Ne yazık ki sektör, yıllar içinde birçok yetenekli tasarımcısını kaybetti.
Çünkü yaratıcılık sürekli üretilebilir bir kaynak değildir; beslenmeye, gelişmeye ve değer görmeye ihtiyaç duyar.
Bir tasarımcıyı yalnızca çizdiği model kadar değerlendirmek, bir orkestrayı tek bir notadan ibaret sanmaya benzer.
Oysa her çizimin arkasında yılların birikimi, her koleksiyonun arkasında görünmeyen yüzlerce saat emek vardır.
Belki bir gün tasarımcılar yalnızca ürettikleri ürünlerle değil, o ürünleri mümkün kılan bilgi, deneyim ve yaratıcılıklarıyla da hak ettikleri değeri görürler.
Çünkü mücevheri değerli kılan altın ya da taş değildir.
Ona anlam veren, önce bir tasarımcının zihninde doğmuş olmasıdır.














