Bir tasarımcı olarak tezgâhın başında öğrendiğim en çıplak gerçek şu: Dünyanın en nadide mücevheri, bir insanın ruhuna dokunan o sessiz emektir.
Biz tasarımcılar; ışığın bir taş üzerindeki yolculuğunu, metalin formla kusursuz uyumunu, mikronluk hesapları ve kusursuzluğu konuşuruz. Bir mücevherin parıltısına saatlerce anlam yükleriz. Oysa bugün anlıyorum ki hayatımdaki en büyük ışıltı, annemin sessiz şefkatinde saklıymış.
Çünkü tasarım yalnızca kâğıda dökülen bir çizgi ya da bir taşı yuvasına sabitlemek değildir. Tasarım; görünmeyen bir sabrın, bitmeyen bir özenin adıdır. Bugün bir koleksiyon üzerinde çalışırken gösterdiğim o titiz sabrı, fırtınalı anlarda bile dik durmayı ve sıradan bir taşın kalbindeki o “gizli yıldızı” görebilmeyi; bir atölye masasından değil, annemin ruhuma bıraktığı o derin izden öğrendim.
Zamanla şunu fark ettim: Bizler dışarıda dünyayı şekillendirdiğimizi sanırken, aslında çoktan büyük bir fedakârlıkla tasarlanmış bir hayatın içine doğuyoruz. Annelerimiz bizi ilmek ilmek, dua dua; bazen kendi renklerinden vazgeçerek büyütüyor. Ve onların emeği, yeryüzündeki hiçbir pırlantanın karatıyla ölçülemeyecek kadar saf ve bedelsiz kalıyor.
Bir annenin izi, bir mücevherin içine saklanmış gizli bir imza gibidir. İlk bakışta fark edilmez belki… ama eserin tüm karakterini ve gerçek değerini o sessiz imza belirler.
Trendler değişir, koleksiyonlar eskir, altın yeniden eritilir ve parlatılır… Ama bir annenin bir insana kattığı o asil ruh; zamanın bile aşındıramadığı tek gerçek mücevher olarak kalır.
Bu yüzden bu ay köşemi teknik detaylara, taş kesimlerine ya da pazar analizlerine değil; ruhuma ilk dokunuşu yapan o sessiz ustalığa ayırdım. Bana sadece bakmayı değil, “görmeyi” öğreten o güce…
Ben yıllardır mücevher tasarlıyorum sanıyordum…
Meğer annemden devraldığım o ışığı çoğaltıyormuşum.
Çünkü bazı ışıklar satın alınmaz… yalnızca miras kalır.
Hayatımıza o ışığı bırakan tüm kadınların Anneler Günü kutlu olsun.












