Bunca yıl yaşadın, tatmadığın haz, yaşamadığın zevk kalmadı! Bunların getirdiği gafletle hesaba çekilmeyi hatıra getirmeyip, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya inatla devam ettin! Dolayısıyla sakınman gerekenlerden sakınmayıp, kısıtlaman gerekenleri kısıtlamadığın gibi, kontrollü de kullanamadın. Zaman zaman uyarı maksatlı musibetlerden de dersini alamadın!
İyilik adına, emre itaat adına yaptıklarının kalitesine sen bile inanmazken açtın ellerini semaya, başlıyorsun duaya, hangi yüzle!
İbadetlerini ihlâsla yapmaya çalıştığını ifade ederken; birilerinin samimi ubudiyeti, takvası dile getirildiğinde içindeki duygularına hâkim olamayarak coşan duygun, niyetini de ele verdiği sana malûm ki, bunda da samimi olamadın!
Ne olacak bu hâlin? Ömrün geçiyor, şuurun yavaşlıyor, zerre kadar olan iktidarın azalıyor, kıl kadar olan irade ve ihtiyârın titriyor, sen hâlâ inat ve ısrarla tevazu perdesine sakladığın gurur ve enaniyetinin, tebliğle süslediğin gafletinin haşmet, azamet ve istiğnanın görüntüsüne takılıp gidiyorsun, uyan artık!
Bak, öyle musibetler yaşadın ki, ölümden beter! “Yaşı müsait olmasaydı, masadan kalkamazdı.”, ikazı, sana yetmedi bile!
Tekerlekli sandalyede, hastane koridorlarında, bir tanıdık çıkar diye başını kaldıramaman, neyin âlâmeti, be gafil! Senin onlardan üstünlüğün mü var da kendine farkındalık oluşturdun? Üç kuruş para, uçurdu sanırım seni!
Zerreden semaya yaşadığın her ânında, tecelli ile tezahür eden esma ve sıfatlara güzelce ayna olup, onları ibret ve tefekkürle seyretmek, şükretmek, sabır dilemek varken, sen, bir an önce iyileşeyim de yapılacak işleri tamamlamanın derdindesin. Sıkıştığın her anda, medeti, sebeplerde aradığın, gözden kaçıyor sanma!
Bilir misin, unutmanın et kötüsü de nefsin, insanın kendisini unutmasıdır. Bir derde düşmüşün, belli ki ağır. Bu durumda derdi vereni anlayıp, bu dert ile senden istediklerine eğilmen gerekirken, o derdi başkalarına anlatıp, dikkat ve gayretini dağıtmanın peşindesin. Asıl vazifeni unutmuşun, farkında değilsin! Sözünü unutan manasına gelen nisyan mastarından türediği için insan, nisyan ile mâlûldür, illetlidir. Unutmak, insanın illeti olması hasebiyle bir derece mazur sayılabileceği düşünülür ve asıl vazifesine dönmesi ikaz olunur.
İşlenen kötülüklerden dolayı nedamet duyman elbette ahlâkî bir vasıftır. Bunu, günahlardan dönüp Allah’a yönelme olan tövbe ile taçlandırman, sana yakışandır. Tövbeyi samimi yap ki, Allah’ın Gafur, Gaffar ve Tevvâb gibi sıfatları sende tecelli ile tezahür etsin ve bunu ibretle tefekkür edesin. Doğrusu insan, günah işlemeye meyillidir lâkin işlenen günahın ardından yapılan nedamet, tövbe ile onun affı mümkündür.
Resul-i Ekrem’in (asm), “Şunu iyi bilin ki Allah, kuluna annenin evlâdına karşı beslediği şefkatten daha çok merhametlidir” şeklindeki sözü İlâhî rahmetin genişliğini ifade eden birçok rivayet, tövbenin Allah ile mümin arasındaki dostluğun devamını sağlayan bir vasıtadır. Tövbe, imanın tezahürüdür, ezeli söze işarettir.
Yetmedi mi, derken yapılan hata ve işlenen günahların ardından alınması gereken derse, takınılması gereken tavra işaret etmek isteriz. İnsan, aslında sözünde durmalıdır, arada bir hata da yapsa. En güzeli ise nasuh tövbesi manasında, kişinin yaptığı hata, günah, isyan neyse buna son verip pişman olması ve bir daha yapmama kararlılığı içerisinde olmasıdır.















